Alternatif Menü
       Ana Sayfa
       Huder Forum
       Dergimiz
       Dokümanlar
       Site Üyeleri
       İnternet Bağlantıları
       Yargı Kararları
       Planlanan Faaliyetler
       Gerçekleşen Faaliyetler
       Sürekli Faaliyetler
       Ziyaretler
       Basın Açıklamaları
       Şube Yöneticilerimiz
       Tüzüğümüz
       İletişim ve Ulaşım
       Fotoğraf Galerisi
       Site İçi Arama
       Basında HUDER

En Hit 10 Döküman
 
1 Hukuk Devleti Olmaklığın Dayan 18156
2 Yemen Gezi Notları 16360
3 Bosna Hersek Gezi Notları 16287
4 Devre tatil sözleşmelerinde di 15154
5 Kamu İhale Yasası Üzerine Değe 14453
6 Cumhurbaşkanlığı Seçimi, Cumhu 12756
7 Başörtüsünün Hukuki Mahiyeti 11538
8 Mısır-Ürdün-Suriye Gezi Notlar 9744
9 Memurların Yargılanması 9076
10 AİHM'e başvuru ve sonrası 7364
 

Son Eklenen 10 Döküman
 
1 Hukuk, Hukukçu ve Hukukta Refo 5849
2 Türk Demokrasisinin 56 Yılı ve 6755
3 Öyleyse Neden 6678
4 Sunuş 5710
5 Afet Kararnameleri 6088
6 Hukukçular İçin Muhtemel Mesle 6018
7 Havana Kuralları 5608
8 Borsa ve Bölgesel Borsalar 6225
9 Memurların Yargılanması 9076
10 Kamu İhale Yasası Üzerine Değe 14453
 

En Çok Okunan 10 Karar
 
1 Devre tatil sözleşmesinin ipta 17446
2 Devre tatil sözleşmesinin ipta 13265
3 İdari para cezaları kesinleşme 11777
4 İcra takiplerinde asgari vekal 10821
5 Vergi davalarında nisbi ve üst 8611
6 Geçmiş Kart Aidatına İade Kara 8462
7 Eğitime Hazırlık Ödeneği (Kırt 8284
8 Telekom Sabit Ücret İptal Kara 8186
9 Tel. Hattı almadan ADSL kullan 7907
10 Devre tatil sözleşmesinin ipta 7826
 

Son Eklenen 10 Karar
 
1 Telekomun uyguladığı sabit ücr 4833
2 Tel. Hattı almadan ADSL kullan 6062
3 Davayı kazanan İlam aslının al 6353
4 E-Posta Ile Sovme Sucu 5717
5 İdari para cezaları kesinleşme 11777
6 Adil yargılanma hakkı 6740
7 Tel. Hattı almadan ADSL kulla 6320
8 Evlilik nedeniyle iş akdinin f 6976
9 Başörtüsüne ilişkin iptal kara 5373
10 Geçmiş Kart Aidatına İade Kara 7036
 
 
 

 

        

                                                              SURİYE, ÜRDÜN VE MISIR NOTLARIM

                                                                                                                                                                          Av.Suat ŞAHİN

              Hukuki Araştırmalar Derneği Konya Şubesinden bazı avukat arkadaşlarımızla 2007 Şubat ayı içinde 10 günlük bir seyahatimiz oldu. Bu  seyahatimizde Üniversiteden dört öğretim üyesi (Tarih, coğrafya, ilahiyat ve arapça profosörlerinin de) katılımları ile  yerinde bir program gerçekleşti. ‘Seyahat  edin ,sıhhat   bulun’ daveti üzerine bizler de Konya’dan Suriye, Ürdün ve Mısır gezi programına iştirak  ettik. Soğuk, puslu bir  Cuma günü , takvimler 02.02.2007 yi gösteriyor. Heyecanlı , ürkek  ve güzelliklere   acıkmış bir  şekilde  yola  koyulduk. Hedef    Suriye – Ürdün üzerinden  medeniyetler beşiği Mısır.. Binlerce  yıllık  geçmişiyle  tarihi  kent   Kahire .. Hedefe   ulaşırken  geçtiğimiz duraklardan   ilki Humus  ve   Halid   bin Velid   camiinde  sabah  namazı   molası  oluyor. Sabah gün ağarırken Cami önündeki sahlepçiden bir yolcu arkadaşımız  tüm otobüse sahlep ikram ediyor, bizlerde sabahın o seriliğinde sıcak bir sahlep ile içimizi ısıtıyoruz. Şam  yakınlarında  Busra  kasabasına  hareket  ediyoruz   namaz   sonrası. Rahip    Bahira’ yı  rahmetle    anıp, Ebu  Talib’in   kervanının  konakladığı  ve   iki    cihan   güneşinin  başında nöbetçi    olarak   bırakıldığı  yerdeki  ayak  izlerini   görüyoruz.  Efendimizin  devesinin  ayak izlerinin   olduğu   taşın  bulunduğu  bölgeye  , ecdad bir  mescid yapmış . İsmi ‘Mabrak  an  naka’ camii.. Bahira’nın   kilisesi zamana karşı  direniyor. Birçok   aşınmış, kırık    duvarlarıyla  halen  ayakta. Hava serin  ve  toprakta  yağmur kokusu  var. Bu yeşil araziyle vedalaşıp,  ‘Ölü  Deniz’ diye  bilinen ,Peygamber  Lut (as) ’ın  kavminin  helak  olduğu  ülkeye Ürdün’e doğru  yol  alıyoruz. Tabii Suriye’den   çıkıp   Ürdün’e   girmek  o  kadar kolay   olmuyor. Sınırda  pasaport   işlemleri ve valiz   kontrolleri için birkaç  saat   bekliyoruz. Bu günlerde  Konya’nın  hasret  olduğu    şekilde    hoş  bir   yağmur   var   burada.

             Akşam   yağmurlu   ve   sisli  bir  havada   Amman  şehir  turu  yapıp  konaklamaya   geçiyoruz. Ürdün’ün bugünkü  sınırının   1921’de İngiltere’ye  bağlı  olarak    çizildiğini ve 1946’da  bağımsızlığını   ilan   ettiğini   öğreniyoruz. Hemen    ertesi   yıl   ise   İsrail   devleti  kuruluyor. Ürdün’ün Amman şehri ,  Suriye    şehirlerine    kıyasla  daha modern   bir  hava   sergiliyor. Sabah   kahvaltısından   sonra  Lut Gölüne     gidiyoruz .Deniz    seviyesinden  414 metre  aşağıdaki   bu  göl,   hepimizi  binlerce        yıl   ötesine     çekip  alıyor. Lanetlenen   kavmin    maruz     kaldığı   felaketin    manevi   ağırlığı  üzerimize    çöküyor    sanki. Bir  an ,  koskoca   vadinin    dar   geldiğini, zamanın  dürüldüğünü   hisseder  gibi   oluyoruz. Tam  bir  ibret   tablosu    olarak    karşımızda     Lut    Gölü  duruyordu. Dünyanın    en   tuzlu    bu  suyu , şifa  dağıtıyor. Bu   gölün    karşı    sahili    İsrail    sınırı .Onun  için  duraklama  yasak. Şoförlerimiz  kısa   bir  mola      veriyor. İki    otobüsten  oluşan   kafile , hemen    sahile      iniyor. Hava   kapalı , insanın için  karartır   cinsten.. Çantalara ;  şifalı  su dolu şişeler, güzellik  maskesi   olan   çamurdan  konduktan    sonra  kamera-fotograf  makinası deklanşörleri  çalışıyor.. Lut gölünün suyu ve çamuru etrafa çok kötü bir koku yayıyor, artık  otobüsteki  yerleri    alma     vakti..

                Ve.. Akabe  Limanı .Bu büyük  koyda dört  ülkenin  sahili  var : S.Arabistan, Ürdün, Mısır ve İsrail. Ürdün- Akabe   limanından  ayrılıp   feribotla  Mısır  Nuweybia  limanına    geliyoruz. Gümrük    işlerimizin   ardından , peygamberlerin   birçoğuna  mihmandarlık   yapmış , kadim  ülke  Mısır’a  merhaba   diyoruz. Hava  biraz  daha  sıcak, gökyüzü  açık  ve berrak. Lut  Gölü   atmosferinden   çabuk   kurtuluyoruz. 1.5 saatlik  feribot   yolculuğu  konforlu  ve  rahat   geçti. Karayoluyla, gece     Kahire’ye   ulaşıyoruz. Nüfus;  22  milyon , gece  bile   trafik   sıkışık .Gerçi arap  ülkelerinde    hayat    gece   daha   canlı.. Otellerimiz  bol yıldızlı…Kahvaltı  sonrası , Kahire  Milli  Müzesine  gidiyoruz. Burası   oldukça      zengin  ve    büyük   bir   müze. Mısır  tarihine    damgasını   vuran    Firavnların    kıymetli  eşyaları , heykelleri , mumyaları   sergileniyor.  Tanrıçaların  ve   firavnların  heykelleri , heykeltraşçılığın  daha  o  dönemde,  ne  kadar   ilerlediği  hakkında   bize  bilgi    veriyor .O  kadar   ki,  heykellerin  vücutları   sabit ,bazen frontal   duruşta ,  ancak  sol  ayak  önde  olunca , ileriye    dönük  ve   aydın   bir  zihin    anlayışını     sembolize    etmiş     oluyor.  Heykellerin    gözüne  saydam   taş  yerleştirilerek  gerçek    göz  görüntüsü    verilmeye    çalışılmış , gayet   başarılı  da    olunmuş. Müzede   özel   koruma   altında   olan  ve   ayrı   bir   bölümde   sergilenen  Kral  Tutank-hamun’un  110 kiloluk  altın    lahit   ve   altın      maskesi    dikkatimizi     çekiyor. Tutankhamun’a   ait    lahit , içiçe   geçmeli    üç  tabuttan     oluşuyor. En    dışta  , tahtadan     ve  üstü   altın   yapraklardan  oluşan    kısım   yer   alıyor . İkinci    tabut    yine   tahtadan , altın   kaplamalı  ve     daha  süslü . Onun    içinde  ise  Tutankhamun’un  mumyası   bulunan  ve  saf    altından  oluşan  110   kiloluk  lahit  yer    alıyor. Hemen     yanındaki  sandıkta   ise , mumyalama      esnasında  çıkarılan  organların  bulunduğu  küçük  bir    tabut  var. O  dönemdeki   ahiret   inanışına   göre , uyanınca   kullanması   için ;  çorapları , bastonları , oyun   tahtası , yatağı , altın  sandalyesi  vb. birçok  eşyası , Tutankhamun’la  beraber  gömülmüş .Günümüzden yaklaşık  3000 sene  önce  yaşamış  bu  çocuk  kralın  adı  “gizliliklerin  canlı  görüntüsü” anlamına  geliyor. Bu  firavuın  kayınvalidesi  olan  Nefertiti , güzelliği  ile  dillere  destandır.Bu  güzellik   taşa  işlenmiş  ve  bir  büstü  yapılmıştır. Ancak  bizim  müzede  gördüğümüz  büstün  orijinal  olmadığını , orijinalinin  Berlin  Mısır  Müzesinde  olduğunu  öğreniyoruz. Nefertiti “güzellik  geliyor” anlamında  bir  kelime.. Müze  içinde  özel  bölümde  sergilenen  dokuz  firavnun  mumyasını görüyoruz. Burası  için  100 Mısır  Cüneyhi (1$=5.7 Mısır cüneyhi)  ödüyoruz , müze  ücretinden  ayrıca. Bu bölümde , zamanında  destanlar  yazan  firavların , nasıl  kupkuru  bir  kemik  yığını  geldiğini müşahede  ediyoruz.Binlerce  yıllık  geçmişi  olan  Mısır  tarihine  ait  bu  ve  benzeri  teknik  bilgileri , rehberlerimizden  dinledikten  sonra  müzeden  ayrılıyoruz.

                  Nil  nehri  üzerindeki  birkaç  köprüden  geçip , Giza’ya  geliyoruz. Dünyanın  yedi  harikasından  biri  olan  piramitler  bölgesine ... Onbinlerce m2  üzerine  kurulu  bu  yapılar ,

                 PİRAMİTLER'in sayısı 80'e yakındır. Hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yayılmışlardır. Bazıları ayrı olmakla birlikte çoğu grup halindedir. Piramitler içinde en çok ilgi çekenleri üç büyük piramit olarak bilinen Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. Bunlar varsayılan kurucularının adlarına göre ayrılmaktadır: Keops (Kufu), Kefren ve Mikerinos. Bu üç Giza Piramidinin geometrik ve gözlemsel ilkelere dayalı bir plana göre inşa edildiği ve bu planın da doğrudan astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir.  Kufu ya da Keops diye de adlandırılan Büyük Piramit, üç büyük piramidin ilki ve en kuzeydekidir. 137 metre yüksekliğindeki ve yaklaşık 6.5 milyon ton ağırlığındaki Büyük Piramit, şimdiki Kahire şehri yakınlarında tam olarak Nil Deltası’nın tabanına yerleştirilmiştir. Mısır astronomi bilgini Mahmut Bey, Keops’un binlerce yıl önce dolanımının en yüksek noktasına varmış Sirius yıldızı ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine diklemesine düştüğü bir devrede inşa edilmiş olduğunu bildirmektedir..

                  Piramidin yapım planında sık sık karşımıza çıkan 286,1022 sayısı anahtar sayı olarak kabul edilir, çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini, güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı, yeryüzü ile yörüngesi arasındaki ilişkiye göre yerçekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkezkaç değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır. Görüleceği üzere Piramit gerçek bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı ve yazar Giza’daki Keops Piramidi’nin bugünkü bilim bilgileri ve makinelerle bile yapılamayacağını ısrarla söylemektedirler. Büyük Piramit, hiçbir zaman anlaşılmamış olan bir tekniğin ve dehanın gözle görülür tanıklığını yapmaktadır.

               Piramitler hakkında internette yaptığım araştırmalara göre bazı iddialar ilrei sürülmektedir ki bunlar;  Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır? Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban çevresinin, yüksekliğin iki katına bölünmesinin Pi sayısını vermesi bir rastlantı mıdır? Piramitte dünya ağırlığını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır? Piramidin kurulduğu kayalık alanın büyük bir özen ve doğrulukla düzeltilmiş olması bir rastlantı mıdır? Bugünkü teknoloji ile yapılamayacak bir şeyi, eski Mısırlılar basit teknoloji ve sade aletleriyle nasıl yaptılar? Mısırlılara dünya-dışı zeka, ‘dışardan yardım’ mı geldi? Yoksa bu yapılar Dünya dışı Ziyaretçiler tarafından mı yapıldı.
              Büyük Piramit ( Khufu, Keops ) dünya karalarının tam ortasında bulunmaktadır. İnşası sırasında böyle dev bir yapının dünya karalar topluluğunun tam merkezine oturtulması için , yörenin , hatta dünyanın uzaydan görülmüş olması gerekirdi. Bu bakımdan ya uzaylılar ya da uzaylıların yetiştirdiği kimseler tarafından inşa edilmiştir. Araplar, Büyük Piramidin “Uzaydan Gelen Ruhlar “ tarafından inşa edildiğine inanırlarmış. 

              Her ne kadar okullarımızda okutulan tarih kitaplarında hala mezar anıt olarak yazılıysa da , Büyük Piramidin Firavun mezarı olarak yapıldığıyla ilgili bilgi , geçerliliğini gün geçtikçe yitirmektedir. Onun yerine onun bir inisiyasyon merkezi hatta güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak yapıldığı konusundaki bilgiler gün geçtikçe güç kazanmaktadır. Çok değişik alşimik çalışmaların yapıldığı ve bu çalışma ve denemeler için gerekli enerjinin üretildiği bir jeneratör olarak yapıldığı daha kuvvetli olasılık halinde karşımızda bulunmaktadır. Gerek bilinen ölçüleri, gerekse biçimiyle büyük Piramit ve ötekiler , mezardan çok bir güç üretici olarak yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Böyle olunca da böyle bir yapının inşa bilgisinin kaynağı Raymond Drake’in belirttiği gibi ya uzaylılardır ya da onların öğretisinden yararlanmış seçkin kişilerdir.
               Ruhsal yetenekleri gelişmiş kişilerin ifade ettiklerine göre , Büyük Piramit manyetik güç yayımını hala devam ettirmektedir. C.H. Williamson ‘un “Other Tongues , OtherFlesh “ ( Başka Diller , Başka Bedenler ) isimli eserinde belirttiğine göre , dünya dışı kökenli insanlar yapıyı meydana getiren çok iri taşları antigravitasyon ya da sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdi. Belki de bu insanlar aynı güçleri kendi uzay araçlarını hareket ettirmede de kullanıyorlardı.
               Keops Piramidi ya da Büyük Piramit , Kahirenin 16.km. kadar batısındadır. Taban yüzeyi yaklaşık 53.000 m2’lik bir alanı kaplar. Orijinal yüksekliğinin 146 ile 148 m. arasında olduğu tahmin edilir. İnşa edildiği dönemde üzerinde bulunması gereken Kapak Taşı’nın artık olmaması nedeniyle şimdiki yüksekliği 137 metre kadardır. Yapılan hesaplara göre Büyük Piramit İngiltere’de Hz. İsa’dan bu yana inşa edilmiş olan tüm katedral , kilise ve şapellerden daha fazla taş kütlesine sahiptir.
           Keops Piramidinin yapımında 2.600.000 adedi aşkın granit ve kireçtaşı blok kullanılmıştır. Blokların ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişir. Santimetrenin 40’da birine kadar bir hassasiyetle kesilen bloklar o kadar hassas bir şekilde birleştirilmiştir ki , aralarındaki derzlerin açıklığı hiç bir zaman santimetrenin 20 de birini aşmaz.

          Arap tarihçisi Abu Zeyd el Balkhy. Eski bir yazılı kaynağa dayanarak Büyük Piramidin “ Çalgı Takımyıldızı (Lyra ) Yengeç burcundayken , yani hicretten 2 kere 36.000 yıl önce “ inşa edildiğini yazar. Bu da yaklaşık olarak günümüzden 73.000 yıl öncesine denk gelir. Ayrıca piramit üzerinde yapılan Karbon-14 tarih belirleme çalışmaları da yine M.Ö 71.000 yılını göstermektedir.
          Kefren Piramidi de Büyük Piramidin hemen yanında yükselir. Yüksekliği ilkinden biraz daha azdır. Ancak daha yüksek bir taban üzerinde inşa edildiğinden Büyük Piramitten daha yüksekmiş gibi görünür. Taban kenarı 216 metredir.
          Mikerinos Piramidi ise , 70 metrelik yüksekliği ve 108 metreyi bulan taban kenarı ile diğerlerinin yanında çok küçük kalmaktadır. Giza düzlüğünde yer alan bu üç piramidin önemli ortak özellikleri vardır.

Şöyle sıralayalım :
Yapıların yüzleri yere 52 derecelik açı yapar.
Giriş yerleri kuzey yüzlerinde açılmıştır ve giriş geçitleri yerle 26 derecelik bir açı yapar. Bu doğrultudan gök kutbuna bakarlar.
Bu gün için astronomi ve matematik sayesinde çözülebilen karmaşık bir mimari yapıya sahip piramitler hakkında şöyle bir örnek fikir verebilir:
52 derecelik açı , piramitlerin inşaatçıları için “dairenin kare haline getirilmesine ilişkin Kutsal Geometri probleminin çözümünü sağlayan bir unsur olmuştur. Bu eğimde , yani 51 derece 52 dakikalık bir açıda yapılmış bir piramidin yüksekliği ile tabandaki çevre uzunluğu arasındaki oran , bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Bu oran ½ değerindedir. Sonuçta Gize piramitlerinin inşasında pi = 3.1415 değerinin kullanılmış olması günümüz bilim adamlarının şaşırtıcı bulduğu bir gerçektir.
Eski Mısır’ın D.D uygarlıklarla kurdukları bilimsel, sanatsal ve kültürel bağları örneklerken üzerinde durmak istediğimiz konu Piramitlerin mimari, arkeolojik ve matematiksel yönlerinden çok , kozmik anlamları. Bu nedenle şimdi birazda Giza Piramitlerini okült açıdan inceleyelim.
Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları ileri sürmüştür.:
“ Keops Piramidinin yapımında kullanılan taşların manipülasyonu, ancak ve ancak , daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğanın gizemiyle ilgili o bilginin Veli bekçileri , ağır cisimlerin fiili ağırlığını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilirler ve daima da edebilmişlerdir."
"Dev yapılar mimarisinin harikaları işte böyle açıklanır. Piramitlerin yapımını yöneten üstatlar , kullanılan taşları kısmen levite etmek şekliyle bu işlemi kolaylaştırmışlardı. Majik asalar... Üstatlara eski çağlarda , doğanın kudretini açığa çıkaran anahtarlar teslim edilirdi. Gizli kelimeler ve vibrasyonel motor... Dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu.”
Okültist Annie Besant ise :
“ Mısır’daki taşlar ne sırf kas kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmişti. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmişti. Neticede , taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine oturuyorlardı.”
Annie Besant “ Dünyasal manyetizmanın güçlerini anlayan ve kontrol edebilen “ kişilerden söz ederken acaba kimleri kastediyordu?...
Çağlar boyunca sırlarını hiçbir uygarlığa açmadan , günümüze kadar gelen piramitler , dünya bilim ve teknolojisini aşan bir teknik, mimari bilginin ürünüdürler. Bu bilgi D.D kaynaktan gelmiş ve hala dünya bilim adamları tarafından çözülememiş olabilir mi ?
Çok eski efsanelerde piramit inşasında kullanılan “majik çubuklar”dan söz edilir. Bu çubuklarla belirli bir dalga boyunda olmak üzere , önceden tespit edilmiş bir vibrasyonel ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı: “ Ses herkesin düşünemeyeceği türden imkanlar taşıyan bir kudrettir. Ve bu kudretin kullanımı , kadim ermişlerin bildikleri , fakat günümüzün emekleyen biliminin yitirdiği ve ya karşısına geçip dudak büktüğü bir bilimdir. Kozmosun çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”
İster istemez akla şu soru geliyor ; Mısırlı rahipler bu bilgiyi nereden almışlardı?,
                 Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Büyük Piramitte gerçekleştirdiği buluş da aynı ölçüde ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu (Altta). Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir. Yani yine bişeyler örtbas edilmeye çalışılmaktadır..

             Bizim gördüğümüz üç  büyük  piramit  ve  yanında  kraliçelere  ait  küçük  piramitlerden  oluşuyor. En  büyük  piramtin  adı  Keops. Keops, dünyanın  yedi  harikasından  birincisi.. İkincisi  Kefren ,en  küçüğü  ise  Mikerinos tur. Piramitlerin  içinde  genel  olarak ; firavn  mumyaları, hepsi  birbirinden  değerli  sanat  eserleri , kral , kraliçe , prens  heykelleri, firavnların  özel  eşyaları , kraliçeye  ait  odalar  ve  koridorlar  yer  alır.. Rehberimizin anlattığına göre, Piramitler  yapılırken ; üç  ayda  bir  değiştirilen  100 bin  kişilik  esir grubu  çalıştırılır. 20 yılda  biten  piramidin  inşaası  esnasında  binlerce  işçi  ölmüştür. Çünkü  yapıda  kullanılan  taşların  ağırlığı  2.5  ile  50 ton  arasında  değişmektedir. Yaklaşık  43 yüzyıl  ömrü  olan  piramitlerin  nasıl  yapıldığı , günümüzde de halen  araştırma  konusudur .O  zamanki  matematik  ve  astronomi  bilgileri  hakkında  bize  bilgi  verecek  kadar  ince hesaplarla  yapılmıştır. Bu  bilgilere  ise  Fransa’nın  Mısır’ı  işgalinden  kısa  süre  önce  ulaşılmıştır. Keops , yedi  harika içinde  ayakta  kalmayı  başaran  tek  yapıdır. Kefren’in  içine , aşağı  doğru  93  basamak  sayarak  indik.Oldukça  dar, karanlık  bir  koridordan  geçip  boş  bir  odaya  ulaştık. Burada  boş  bir  mezar  gördük. Geldiğimiz  yoldan  geri  dönüp  günışığına  kavuştuk. Çevrede  seyyar  satıcılar  var. Türk  olduğumuzu  farkedince  ‘ yavaş  yavaş , Hasan  Şaş’ ritmiyle  yanımıza  geliyorlar, birşeyler  satmak  ümidiyle.. Piramitleri  arkamıza  alınca  Kahire  ayaklarımızın  altına  seriliyor.Yer  yer  ağaçlı , genelde  yüksek- modern  binalarla   örülü  bu  şehir , açık  hava  müzesi  görünümünde.Yeşil  alanlar , genelde , Afrika’nın  can  damarı olan  Nil’in kıyılarında  yer  alıyor.Gözümüze, zaman  zaman  seralar  ilişiyor. Nehirden  uzak  yerlerde  yağmurlama  yahut  damlatma  usulüyle  sulama yapılıyor .Şehirlerarası  yollarda  zeytinlikler , domates  ve  çilek  tarlaları , üzüm  asmaları , yetiştirilen  tarım  ürünleri  hakkında  bilgi  veriyor.(Ürdün-Suriye tarlaları da genelde  aynı  çeşniyle  ürün  veriyor )

                     Kahire  Milli  Müzesinin  bahçesinde , ortadaki  havuzda  bir  bitki  görüyorum. Bolu – Abant’ta  gördüğüm  nilüfer  çiçeğine  benzetiyorum. Oysaki  onlar , meşhur  papirus  kağıdının  hammaddesiymiş.. Yani  nilüfer çiçeği  ile  papirus , aynı  familyadanmış. Hemen  soluğu  bir  papirus  kağıdı  üreticisinde  alıyoruz. Yetkili , kağıdın  nasıl  üretildiğini  kısaca  anlatıyor ; çiçeğin  gövdesi  olan  sap  kısmı üçgen  şekilde.Sapın  dışındaki  kabuk  kısmı  kesilip  atılıyor , içinden  çıkan  beyaz , lifli  kısım , uzunca yani  sapın  uzunluğu  kadar  kesiliyor.Çıkan  lifli  bitki , tahta  bir  tokmakla  ezilip , merdane ile  içinden  suyun  çıkması  sağlanıyor. Altı  gün , terkos  suyunda  bekletiliyor .-Ne de olsa su  çiçeği- Çıkarılıp,  enine  boyuna  birbirine  birleştiriliyor  ve  bir  kumaş  üzerine  yatırılarak  prese  konuyor. Burada da  altı  gün bekliyor , yedinci  gün  kağıt  kullanıma  hazır  hale  geliyor.Bu  mağazada , duvarlar , üzeri  süslenmiş  papiruslarla  kaplı. Minyatürlerimizi  andıran  resimler , hiyeroglif  yazılar , sembol  ifadeler  yer  alıyor. Biz de  sevdiklerimize  hediye  etmek  için  hiyeroglif  olarak  birşeyler  yazdırıyoruz. Buradan  ayrılıp  bir  parfüm  imalatçısına  geliyoruz.İşinin  erbabı , kurnaz  tüccar , hemen  hepimize bir şey  satmayı  başarıyor.Akşam  yemeğini , yağmurlu  bir  Kahire  akşamında , Nil’in  üzerinde  yiyoruz. Gemi  şeklinde  bina  edilen  restoran , beş yıldızlı  ve  gayet  hoş  dekore  edilmiş.  

                   Ertesi gün  İskenderiye  yollarındayız. Yola  çıkmadan  önce  M.Ali  Paşa  Camiini , Selahaddin  Eyyubi  Kalesini  ve  Osmanlı darphanesini  ziyaret   ediyoruz.Bu camii, bir  büyük  kubbe ,yanlarında  dört  yarım  kubbe  olarak  inşaa edilmiş ,ama  içine  girince merkezde  büyük bir  kubbe  görünümünde ..Osmanlı mimarisi  izleri  var.İskenderiye ye gelince Kral  Faruk’un yaptırmış olduğu Mültezem sarayının  bahçesinde  tur  atıyoruz , dünyanın  yedi  harikasından  biri  olan  İskenderiye  fenerinin , deprem  vs. sebeplerle  yıkılmasından  sonra  üzerine  inşa  edilen  kaleye  geliyoruz ,sahilde  geziyoruz ,deniz  gayet  dalgalı ,hırçın ,hava  kapalı .

              İskenderiye  de  tarihi  bir  şehir , fakat  Kahireye  göre  daha  modern  ve  Avrupa-itarzda  yapılar  var. Tramvaylarının  Konya’nınkinden  bile  eski oluşu  dikkatimizi  çekiyor. Sahil  kenti ,düzgün ,planlı ,insanları  sıcak  kanlı . Mısır’ın  en    noktalarından   biri . Afrika nın  kuzeye  bakan   yüzü. İskenderiye de  Musa bin Abbas  camii  görülmeye  değer , temiz ,ferah  bir  mabed,  dış  görünüşü  itibariyle  uzak  doğu mimarisini  hatırlatıyor  ilk  bakışta caminin  kubbeleri  biraz  daha  sivrice  ve  şato  görünümünde , palmiyelerin  arasından  cezbediyor  ibadet  etmek  isteyenleri.  İskenderiye  kütüphanesini  anmadan  geçemeyiz. Geçirdiği  üç  yangından  sonra  hemen  geçtiğimiz  yıllarda  yapılan  modern  kütüphanesi ,merdiven  basamakları  gibi  yedi  kattan  oluşuyor. En  üst  katta  durunca  aşağı  doğru  katları  ve çalışan  insanları  görebilirsiniz. Zaten  çatıya , ilmi  sembolize  etmesi  düşüncesiyle  güneş  şekli  verilmiş. Tavan  birbirine  girift  camlardan  oluşuyor. Maksat, güneşin  direk  içeri girmesini  engelleyip ,gün ışığından  faydalanmak.kütüphane  yetkilisi ,   batılı bir  mimarın  projesi  olduğunu   söylüyor. 250  milyon $ a  malolmuş , üç   ana  bölümden    oluşan  kütüphane; yetişkin, çocuk  ve  engellilere  hizmet  veriyor. Bu  nezih  ortamı Türkiye’de de görme arzusu ile  ayrılırken , bir  köşede  görkemli  hat  sanatı  eserleri  sergisini  görüyoruz.

                  İskenderiye-Kahire  güzergahında  küçük  çaplı  bir  hayvanat  bahçesinde   mola    veriyoruz. Aslan , devekuşu , timsah  ,cins bazı   hayvanların  fotografını   çekip , köylü  kadınların  açtığı  böreklerden  çıtırtıyla   ısırıyoruz. Her  zamanki   gibi  otobüse   en son    gelenlere   alkış   cezası!!  Sırada  Nil’de  floka  denen   yelkenlilerle   kısa    bir   gezi   var.Ilık  bir  bahar   akşamında , arap  müziği  eşliğinde , kendimizi  cömert   Nil’in  sularına bırakıyoruz. Yemeğimizi , yine  gemi  dizaynıyla  sahile kurulmuş  bir  binada  yiyoruz. Renkli  ışıklar , hafif  müzik  eşliğinde  bir günü   daha  noktalıyoruz.

                7 şubat 2007 , kahvaltıdan   sonra , El  Ezher  Üniversitesi  Camiine  gidiyoruz . El  Ezher: ‘çiçekler’ anlamında bir   kelime. Ezher  camii  imam – hatibi  ile biraz  sohbet    ediyoruz . Külliye hakkında  biraz  bilgi veriyor. Yavuz S. Selim’in Mısır  seferi ve sonraki  dönemlerde   yapılan  cami , sınıflar , talebe  yatakhanelerinin   varlığını  sürdürdüğünü  görüp , şanlı   ecdadımızın  ruhlarına bir kez daha  Fatiha  okuyoruz. Sonra ki  durağımız  Hz. Hüseyin Camii  ve makamı   oluyor. Burada toplu olarak  ayin yapan  şiilerle  karşılaşıyoruz. İçinde  bulunduğumuz ay , Kerbela  olayının    yaşandığı  Muharrem   ayı  olduğundan , buraları çok  kalabalık  buluyoruz. Kahire’de Hz. Ömer  döneminde     Mısır’ı  fetheden  komutan  Amr  bin    As’ın  camiini  ve  türbesini  ziyaret     ediyoruz. O’nun da  ruhu  şad  olsun. Amr  bin As  denince , aklıma  hep , islam  tarihinin  ilk  hicreti , Habeşistan  kralı  Necaşi (Ashame) gelir. Müşrikleri   temsilen  ağır   hediyelerle  yola  çıkıp , Necaşi’den  müslümanları  kendilerine   vermelerini  istemiş , adil  hükümdar   Necaşi  ise , müslümanların    temsilcisi  Cafer-i  Tayyar’ı   dinleyip , doğruluk   üzere olan  bu  misafirleri,  müşriklere  teslim  etmeyeceğini    söylemişti. Amr bin As , çok  büyük  bir  mağlubiyete uğramış , ancak , Mekke’nin  fethi  zamanı   müslüman   olmuştur. Hatta , O’nun  kalbinin  yumuşamasına  yakın  arkadaşı  kral  Necaşi  sebep  olmuştur.

              Hz. Hüseyin camii  yanındaki Kahire’nin meşhur  Han el  Halili  çarşısına   uğruyoruz. Ufak-tefek   hediyeler alıyoruz  sevdiklerimize. İnce dar sokak üzerine  kurulmuş  karşılıklı  dükkanlar.. Sedef   işlemeli  kutular , ahşap –oyma   sehpalar , firavn resmi  baskılı terlikler , nargileler , oyuncaklar vs..Aradığınız herşeyi bulabiliyorsunuz.

             Hareket    saat  14.00  civari ,Kahire’ye   veda  edip , Sina  yarımadasına  doğru  yol  alıyoruz .Hz.Musa’nın  Allah (Azze  ve  Celle) ile  tekellümde  bulunduğu  Tur-i Sina  Dağına  doğru  ilerliyoruz .Sağımız , solumuz  çöl ,meşhur  Sina  Çölü ,zaman  zaman  Kızıldeniz görünüyor. Kızıldenizle   Akdenizi   birbirine  bağlayan  Suez (ing) Kanalının altındaki  T-tünelden   geçiyoruz. Süveyş  Kanalı,  aynı zamanda  Asya  ile  Afrikayı’da  birleştiriyor .Bu  Süveyş kanalının  altından , bir  karayolu  tüneli  yapılmış  ve  yerin 50 m  kadar  altından , Afrika’dan  tekrar  Asya’ya  geçiyoruz. Rehberimiz, hepimizin heyecanına heyecan  katan  bir  sesle , mikrofonu  eline  alıp , yaşadığımız  anın  bir  ‘tarih’ olduğunu  haykırıyor.İlginç  bir   yapı  gerçekten. Uzunluğunun  2  km. olduğunu  öğreniyoruz. Suveyş  Kanalı  sıkı  bir  koruma  altında.Sina  Vadisine  geldiğimizde  saatler  22.30 suları..Hava  gayet  soğuk . Çölün  soğuğu  zaman  zaman  içimize işliyor. Sıkı bir güvenlik kontrolündeki  bu  bölgeye  geldiğimizde, tek  katlı , taştan  yapılmış , hantal  görüntü  arzeden  otel  odalarımıza  yerleşiyoruz. Lokanta da  aynı  dizayna  sahip , sandalyeleri  bile  sanki  odun  parçası (!). Herşeyde  bir  iticilik  seziyorum . İki  saatliklik  bir  dinlenmeden  sonra , Gece 01.30  civarında otobüsümüzün  başında  buluşuyoruz. Gece , hava  soğuk , berrak , yıldızlar çok yakın  ve  parlak.. Ellerimizde  fenerlerle  Sina  Dağına  doğru  yol  alıyoruz. Bu  bölge  Camp David  anlaşması  gereği  İsrail vatandaşlarının vizesiz bir şeklide gezdikleri bir bölge olduğunu öğreniyoruz.. Arama  noktasına  kadar  otobüsle  gidiyoruz, sonrası  yaya olarak  tırmanış.. Bedevilerden  deve  kiralama  şansına  sahipsiniz..Kendine  güvenenler  yaya  olarak  tırmanıyor  yedi  km.lik   yolu . 3000  basamakta  hesaba  katılırsa , işin  çok ta  kolay  olmadığı  anlaşılır herhalde..Zaman  zaman  pes  etme  noktasına gelsekte  ‘bu  kadar  geldikten  sonra  geri  dönmek  olmaz’  diyerek , kısa  molalarla  güç  toplamaya  çalışıyoruz . 02.30 sularında  başlayan  yolculuğumuz , 05.30 civarında  son  buluyor. Zirvede bir mescit ve bir kilisenin olduğunu görüyoruz. Bizimle birikte 3000 e yakın insanın o gece zirveye çıkmış olduğunu görüyoruz. Her milletten insanlar bu noktaya değişik amaçlarla öıkmaktadır. Kimi güneşin doğuşunu kimisi de değişik inançlarla… Güneşin  bütün  ihtişamıyla  dünya  semasına ‘merhaba’  deyişini , arkadaşlarımız , grup  başkanlarımız , rehberlerimizle  birlikte  müşahede  ediyoruz. Sanki  biz  güneşten  daha  yüksekteyiz de  ve  güneş  daha  aşağıdan  doğuyordu 40 dk kadar  güneşin  doğuşunu  izleyip , inişe  geçiyoruz. Yaklaşık  2.5  saatte  iniyoruz  vadiye. Otelden  eşyalarımızı  alıp  yola  çıkıyoruz  dinlenmeksizin. 11.00 civarında  Sina  Vadisine  el-veda  deyip , Sina  yarımadasının ucundaki  Kızıldeniz’e sahil olan tatil  şehri  Şarmelşeyh’e , öğleden  sonra  geliyoruz. Antalya’nın  tatil  köyleri  havası  var .Deniz  çok  berrak , sür’at  teknelerine  iniş  yapan  paraşütler  takılıyor  fotograf  makinamıza. ‘glass  boat’ adı  verilen  küçük  tekneye  binip , Kızıldeniz!in  mercan  kayalıklarını  görmek  için  güneye  doğru  yol  alıyoruz. Açık  sulara  gelince  teknemiz  duruyor  ve  teknenin  zeminindeki  cam  bölümden , berrak , pırıl  pırıl  suların içindeki  renk renk , şekil  şekil  balıkları , mercan kaylıklarını  büyük  bir  hayranlıkla seyre  koyuluyoruz. Sanki  bir  belgesel  izler gibi veya  büyük  bir  akvaryumun  önündeymişiz  gibi bir  hisse  kapılıyoruz  denizin  dibini  izlerken. Zemin  beyaz kum , balıklar  ise  pembe ,mavi yeşil ,sarı  renklerle  süslenmiş  bir  sanat  harikası  olarak  arz-ı  endam  ediyor.Bu  arada , şubat  ayında yüzmenin  tadına  bakmak  isteyen  beyler , kendilerini   Kızıldeniz’in  güzel  sularına bırakıyor.15 dk.lık  molanın  ardından  sahile  gelip  otellere  geçiyoruz. Otelimiz , lüks  bir  sahil  oteli. Bahçesi  Afrika  bitkileriyle , vahşi  kaktüslerle , renkli  çiçeklerle  ve  şekil  verilerek  budanmış  bodur  ağaçlarla  süslü. Bu  şehrin Avrupa tatil kıyı şehirlerinden hiçbir farkının olmadığı anlaşılıyor. Burası  Mısır  toprağı  olmasına  rağmen  Mısır  vatandaşlarının girişinin güvenlik sebebiyle engellendiği söyleniyor… Şehirdeki  turistlerin  çoğunun  İsrail  veya  Fransız  olduğunu  öğreniyoruz.

          Kahvaltı  sonrası  hazırlıklarımızı  tamamlayıp  yola çıkıyoruz.  Üç  saatin  ardından , limana  geliyoruz:Nuwebia .Fery-bout a  binmek  için  gümrük  işlemlerinin  tamamlanması  gerekiyor. Bunun için  yaklaşık dört  saat  bekliyoruz. Dile  kolay..Feribota  binerken , Mısır’a‘ el-veda’ , Ürdün’e  yeniden  ‘merhaba’  diyoruz. Bizi  Türkiye ye  götürecek  olan otoüslerimize  biniyoruz. .Gecenin  ilerleyen  saatinde  hızla  Suriye ye  doğru  yol  alırken , otobüsümüz  arıza  yapıyır. Amman a  40 km  kala, gelecek  olan  otobüsü  bekliyoruz  üç  saat. Ve  nihayet  yerlerimizi  alıp , tekrar  yola  koyuluyoruz . Suriye  sınırı  en  az  beklediğimiz  yer  oluyor.Hızla  Şam’a  doğru  yol  alıyoruz . Şam; Suriye'nin başkenti. En modern ve kalabalık şehri. Her şeyi bir arada bulabileceğiniz ülkenin bütün renklerini barındıran bir başka dünya. Modern dünyadan onlarca yıl uzakta olmasına rağmen, günümüzün şartlarını yakalamaya çalışan insanları, rejimin son yıllardaki özgürlüklerinden adım adım faydalanarak açılan yeri cafeler, restoranlar, halkın nefes aldığı yeni yerler, modern dünya ile geçmiş yaşam. Hepsi ama hepsi Şam'da birbirine bir kaç adım uzaklıkta yer alıyor. Şam'ın belki de en ilginç tarafı bu...

1516 yılında Yavuz Sultan Selim'in Suriye'yi ele geçirmesiyle Osmanlı Eyaleti haline gelen Şam, hac yolu üzerinde olması nedeniyle de ticarî yönden önemini korumuş. 402 yıl Osmanlı hakimiyetinde kaldıktan sonra 1918 Eylül'ünde Osmanlı'nın çekilmesiyle Suriye'nin yeniden Başkenti olan Şam, 1920-46 yılları arasında Fransız mandasında kalmış.
         1946'da Suriye'nin kesin olarak bağımsızlığını kazanmasından sonra tekrar Başkent olan Şam, günümüzde gelişmekte olan ülkelerin bir çok kentiyle ortak özellikleri problemleri bulunan bir metropoldür

                 Şam’a  doğru   yol   alırken , gerçekten   heyecanlanıyorum. Her  yer  buram  buram  tarih  kokuyor ; camiler , köprüler , evler   hatta   dağlar   bile.. Buranın  en  önemli  özeliği ; üzerinde  yaşam  devam  eden , dünyanın  en   eski  şehri  olması. Medeniyetlere   evsahipliği   yapan   diğer   şehirler , birer  ‘antik  şehir’ olmuş , ancak  Şam  halen  ayakta  ve  hayatta.. Resmiyyetteki  ismi  Dımaşk  olan  bu   şehirde  ilk  gözümüze  çarpan  Kasion  dağı  oldu.  Bu  dağın   özelliği:  üzerinde   dünyanın  ilk   cinayetinin   işlenmiş  olması . Hz.  Adem’in  oğulları  Habil  ile  Kabil   arasındaki   kardeş   kavgası   Kasyon  dağında  gerçekleşiyor. Buradan ,bütün  şehri , avucunuzun içi  gibi  görmeniz  mümkün , ancak  biz bu  şansı  yakalayamadık ,çünkü  zamanımız  çok  azdı. Devlet  başkanı  Beşar  Esat’ın  evinin de  burada  olduğunu  öğrendik. Şehrin  yükseğinde olduğu  için , radyo  vericileri , baz  istasyonları , radyolink  gibi  kurulumlar  burada  yer  alıyor. Konya nın  Akyokuşu  veya  İstanbul un  Çamlıca  Tepesini  hatırlatıyor .Oradan  ayrılıp , Roma  dönemi  kilisesi  iken  Emeviler  tarafından  camiye  çevrilen  Emeviye  Camii ni ziyaret  ediyoruz.  Şam Kalesi'nin yanında şehrin merkezinde yükselen Emeviye Camii, İslâm dünyasının ayakta kalabilen en eski mabedlerinden biri olma özelliği taşır. 709-715 yılları arasında Halife I. Velid tarafından inşa edilen Emeviye Camii mimari özellikleri, süslemelerindeki ihtişam ve sahip olduğu manevî değerleriyle bütün İslâm aleminde ayrı bir yere sahip.  Caminin en büyük özelliklerinden biri ise, Millattan önce I. yüzyıla ait bir Roma mabediyle onun harabeleri yanında bulunan Aziz Yohannes;Hz. Yahya Kilisesi'nin yerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu nedenle cami Hristiyanlar için de önemlidir. Caminin en ilgi çeken özelliği ise, Türkiye'de çok az örnekleri bulunan dikdörtgen bir planda yapılmış olması. Caminin ibadet yeri ve avlu bölümü ayrı. Cami dışı ve kemerleri, yeşil renkli mozaiklerle süslü. Avluda bulunan 8 sütun üzerinde yükselen hazine kubbesi kamu hazinesini korumak amacıyla, Abbasîler döneminde yaptırılmıştır. Caminin 3 minaresi ve 4 ana kapısı bulunmaktadır. Batıdaki minare ötekilerden daha gösterişlidir. Doğudaki burç üzerinde yükselen minare "İsa Minaresi" olarak adlandırılır.

Kuzeyindeki minareye ise "Gelin Minaresi" denmektedir. Bu minareye Gelin Minaresi denilmesinin sebebi, gelinin düğün yerinde tam ortada durmasını simgelemesindendir. Çünkü Emevi Camii, Şam'ın tam ortasında, kuzeydeki bu minare de, diğer iki köşedeki minarelere nazaran orta yerde bulunmaktadır.
Mihrab-ı Kebir doğrultusunda Halife Velid döneminde tesadüfen bulunan Aziz Yohanna'nın; yani Hz. Yahya'nın mezarı üzerinde yaptırılan türbe yer alır.
Caminin ilginç yönlerinden biri de, 4 farklı mezhep için mihrapların bulunmasıdır. Bu nedenle farklı mezheplerden olanların bu mihraplarda kendi imamlarının arkasında namaz kıldıkları belirtiliyor.
Şam'ın önemli ziyaret yerlerinden biri olan Camii, vitray ve mozaik süslemeleriyle Emevî sanatının seçkin örneklerini sergiler.

Özellikle avluda yer alan sütünlu bölgedeki tavanlara mutlaka bakın. Çok özel mozaikler tavanlarında yer alıyor.
Ana kapıdan girer girmez hemen sağ tarafta ise caminin ana bölümü var. Burası ise gerçekten özel bir cami bölümü. Namaz vakitleri 4 imam birden ezan okuyor.

Caminin ortasında yer alan Hz. Yahya Türbesi etrafında, biraz harçlık karşılığı dua okuyan insanlar da yer alıyor. Emevi Camii'nrin küçük bir modeli de Diyarbakır Ulu Camisi'dir.

Cami de  avlusu  çok  büyük. Hatta  avluya  ‘bir  futbol  sahası  sığabilir’  şeklinde  abartanlar bile  var. Cami müslümanlar  dışında , hıristiyanlar  içinde  önemli , çünkü , Hz.  Yahya  Romalıların  ‘Aziz  Yohannesi’dir. Cami , mimari  özelliğindeki  ihtişamı , göz  alıcı  süslemeleri  ve  manevi  değeriyle  müslümanların kalbinde  ayrı  bir  yere  sahiptir.Dikdörtgen   plan  üzerine  oturan camii , eşine  az rastlanır  bir  mimari  projeye  sahiptir. Bilindiği  gibi  camiler  kare  plan  üzerine  oturur. Avluda  bulunan  ve  sekiz  sütun  üzerinde  yükselen  ‘hazine  kubbesi’ ,kamu  hazinesini  korumak  amacıyla , Abbasiler  döneminde  yapılmıştır.Üç  minaresi  olan  caminin  dört  kapısı  var  ve  burç  üzerinde  yükselenine  ‘ak  minare’ deniyor. Bu  minare  Hz.  İsa’nın  yeyüzüne  ineceğine  inanılan  minaredir. Bir  hadis-i  şerifte  Efendimiz(sav)’in  ‘Şam’da  bir  minare’diye  bahsettiği , bu  minare  olsagerek. Caminin  ilginç  yönlerinden  biride , dört  mezheb  için , dört  farklı  mihrabın  bulunmasıdır. Camii , vitray  ve  mozaik  süslemeleriyle , Emevi  dönemi  sanat  faaliyetleri  hakkında  da bize  bilgi  veriyor.

            Şam’da , seyyidü’l  müezzizinin  Hz.Bilal-i Habeşi’yi ziyaret  ediyoruz. Rengini  ve  sevdasını  Kabenin  örtüsünün  renginden  alan , kara  sevdanın  temsilcisi , berrak  sesiyle  gönüllere  ferahlatan  Bilal.. Sonra  yine  yanık  sesiyle  müezzinlik  yapan  Abdullah  İbn-i  Ümmü  Mektum’un  kabrine  gidiyoruz. Hakkında  Abese  suresi  nazil  olunca , Efendimiz (sav)in:’ Ey  Rabbimin  kendisi  sebebiyle  beni  kınağı Ümmü  Mektum nasılsın?’ buyurduğu Hz. Abdullah. Rasullullah (sav)’ın  yanına  gelişi , soru  soruşu , cevap  alamayışı  tiyatrolaşıyor  zihnimizde. Sonucu  itibariyle  ne  muhteşem  bir  dialog..

           Hz.Hüseyin  Kerbela’da  şehit  edildikten sonra  üç  gün  boyunca  başının  sergilendiği  bir  türbeye  geliyoruz. Bu  bölümü , gümüşle kaplı , duvara  monte  edilmiş , dört  köşeli ve  bize  bakan  kısmı  açık  bir  kutu  gibi  tarif  edilebilir.Bu  mübarek  baş ,  daha  sonra  türbeye  yerleştirilmiştir.Az  ileride , Kerbela’da  şehit edilen ehl-i  beyt ten  onaltı  kişinin türbesinde  Fatiha  okuyup  buradan  ayrılıyoruz  ve  ilk  hava  şehitlerimizin  olduğu mezarlığa  geliyoruz.Sırada  Selahaddin  Eyyubi  türbesi  var. O  ki , yüzü  hiç  gülmez ,hep  mahzundur. Sebebini  soranlara  ‘Kudüs  işgal  altındayken  ben  nasıl  gülerim?’ diye  cevap  verir. Nihayet  Kudüs’ü  fetheder  ve  mabedin  içini  bizzat  kendisi  süpürüp , mütebessim  bir  çehreyle  kapıları  açan bu komutana dua edip türbeden  ayrılıyoruz.

           Hz. Hüseyin’in  kızı,  Seyyide (sitti) Zeynep türbesine  geliyoruz.  Caminin   kubbesi , beş  ton  som  altıla  kaplı. Avlunun iki  kenarındaki  minarelerin  şerefeye  kadar  olan  kısmı  mozaiklerle  süslü. Renkli  taşlarla  Esmaü’l  Hüsnayı  işlemişler. Dikkatli  bakılınca  farkedilen  bu  sanat  harikası , aşağıdan  yukarıya  doğru  helezon çizerek  yükseliyor. Caminin  içine  girince, göz  kamaştıran  bir  parlaklık , insanın  içine  ferahlık  veren  bir  hava  ile  karşılaşıyoruz . İç  mekanı  bu  kadar  geniş  göstermeye  sebep  olan  çalışma , caminin  içinin , duvarlar  ve  tavanın ayna  parçalarıyla  dekore  edilmiş  olması . Renkli  taşlar , kristaller , ince  işçilikle  süslü  bu  yapının  tam  ortasında  Hz.Ali’nin  torunu  ve  Kerbela  olayında  esir  alınan Hz.Zeynep’in  türbesi  bulunuyor. Şii  ve  Caferi  müslümanlar  için  kutsal  sayılan  bu  mekan ,  bir  renk  cümbüşü oluşturmuş  durumda..

           Şimdi  Hamidiye  Çarşısına  geliyoruz. Sultan  Abdülhamit’in  yaptırdığı  bu  kapalı  çarşı , İstabul’dakini  anımsatıyor, farkı  ise; çatısının  metal  oluşu .Burada  her  çeşit  hediyelik  eşyayı  uygun  fiyata  bulmak  mümkün. Burası  ‘eski  Şam’ diye  anılan  yerin  tam  ortasında , yani  şehir  merkezinde.. Burada  Şam’ın dondurma , atlas  ve tatlısınıın  meşhur  olduğunu  öğreniyoruz. Şubat  ayında , Şam  dondurmasının  tadına  bakıyoruz.

Hamidiye çarşısı, son büyük Osmanlı eserlerindendir. Şam, çok değerli ipekleri, atlasları, kılıçları, tatlıları ve dondurmasıyla ünlüdür. 2. Abdülhamit döneminde yapılan Hamidiye Çarşısı; canlı, hareketli, renkli ve büyülü atmosferiyle Şam'a gelen herkesi kendine çeker. Bu çarşıda Şam Kumaşı diye ün salmış el dokuması Dimasko kumaşlar sergilenir. Karayoluyla hac yapıldığı dönemlerde Türk hacılarının en önemli uğrak yerlerinden biridir.

Bu nedenle Şam'da günümüze kadar gelen Roma, Bizans, Osmanlı dönemi eserleri ve yaşam biçimi içiçe geçmiş durumda. Ama Şam deyince akla, şehrin kalbi sayılan eski şehir geliyor. Roma döneminde yapılan duvarlarla çevrili olan eski şehrin merkezinde Hamidiye Çarşısı yer alıyor. Çarşı İstanbul Kapalıçarşı'nın bir benzeri. Ancak çarşının tavanı metal. Ana cadde etrafında yer alan sokaklarda, kapalıçarsı'da olduğu gibi, farklı farklı ürünler satılıyor.
               Ana girişinden çarşıya adımınızı atınca, geleneksel giyim eşyalarının, giysilerin, turistik eşyaların satıldığı dükkanlar sağlı sollu karşınıza çıkıyor. Sürekli bir devinim ve hareket çarşı içinde göze çarpıyor. Nargile, elbise, gümüş eşya, gece kıyafetleri satan dükkanlar yanyana yer alıyor. Sol tarafta ana caddeye paralel olan caddede ise, Çin'den ithal edilen her türlü eşyanın toptan satıldığı yerler bulunuyor.
              Yaklaşık bir kilometre boyunca uzanan çarşının ana caddesinin sonunda, sağ tarafta ise bu kez kadın giysileri, akla gelebilecek her türlü aksesuar, incik- boncuk ne ararsanız var. Gittiyseniz ve vaktiniz varsa buraya mutlaka uğramalısınız. Bugüne kadar görmediğiniz giysileri aksesuarları, Şam'ın bir çok yerinde satıldığı fiyatın neredeyse yarısına buradan alma imkanınız var.

          Şam’da  ziyaret  ettiğimiz  gönül  dostlarından  biri  Muhyiddin-i  Arabi , diğeri  ise  Mevlana  Halid  Bağdadi  ve  civarındaki  mezarlıklar  oluyor. Muhyiddin : dini  ihya eden , dirilten  anlamında.O’nun  hakkında  birçok  görüş  ileri  sürülüyor. Farklı  fikirleri  olan  bir  mutasavvıf  ve  filozof .Türbe  önünde  , ilk  su  değirmenini  görüyoruz.Kanuni  Sultan  Süleyman’ın  Mimar  Sinan’ a  yaptırdığı  Süleymaniye Külliyesine ve Türbesine  geliyoruz , hayran  kalıyoruz..  402 yıl Osmanlı'nın önde gelen kültür merkezlerinden biri olarak yaşayan Şam'ın en önemli külliyesi Süleymaniye. Buranın en büyük özelliklerinden biri, caminin hemen yanında özel bir bölmede  bulunan Sultan Vahidettin'in ve yakınlarının mezarlarının bulunduğu bölümdür.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1554'te Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. Son derece yalın ve abartısız bir iç mimarî düzene sahip olan bu cami, görenlere adeta Şam'da İstanbul'u yaşatır. Kubbe, işlemeleri silinmiş ve bugün çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Son dönemde tadilat dolayısıyla kapatılmıştır.

Caminin hemen önünde ise, çok güzel bir havuz yer almaktadır. Caminin etrafında Şam Askeri Müzesi yer alıyor. Hatta cami avlusunda uzaya çıkan bir zamanların Sovyetler Birliği'nin kozmonotlarının dünyaya inerken bindikleri kapsül bile yer alıyor. Ne arıyor? Diye aklınıza gelmesin. Suriye ile Rus ilişkileri iyi olduğu için Şam Askeri Müzesi'ne hediye edilmiş.
Caminin avlusunun dışından ise, Tekke bölümü yer alıyor. Bu bölümde havuzlu avlunun etrafında alışveriş yapılan dükkanlar yer alıyor. El sanatları sergileri de var. Ancak burası perişan durumda. Yıkılmaya yüz tutmuş halde.
SULTAN VAHDETTİN’İN MEZARI

Süleymaniye Külliyesi'nin Türkler için bir başka özelliği de, caminin bahçesinin sağ tarafından bulunan özel bir bölümde, Roma'da hayatını kaybeden sultan Vahdettin'in ve aile yakınlarının mezarının bulunduğu bölüm. Burayı gezmek için bekçisini bulmanız gerekiyor. Özel ilgi gösteren, mezarlara sürekli bakım yapan, masrafları Türkiye Büyükelçiliği tarafından karşılanan mezarlar görülmeye değer. Hemen  yanında Sultan  Vahdettin (aslı : vahidüddin dir) ve  ailesinin  kabirlerini  ziyaret  ediyoruz. Son Osmanlı Padişahı 1922’de İstanbul’u terk  eder  ve  Vahdeddin , bu  zehri  acı  acı  yudumlar. Hazineden  tek  kuruş  almadığı  gibi , henüz  dört  aylıkken  kaybettiği  babası  Abdülmecid’den  kalan  elmaslı  sorguç  ve  som  altından  bir  çekmeceyi , makbuz  karşılığı  Hazine-i  Hassa  müdürüne  teslim  eder. Ertesi  gün , İngilizlerin  gönderdiği  otomobile  binerken , yanına , sultanlık  tahsisatı  olan  50 bin  liradan  başka  bir  para  almaz. Önce  Dolmabahçe  sarayına , oradan da  istimbotla  Malta  adasına  geçer.  Sonra  Mekke , sonra  San-Remo  ve  en son  Şam’a  gelir. San-Remo (Roma)’da  vefat  ettiğinde , cenaze  masrafları  karşılanamadığından , cenaze  kaçırılır  ve  gizlice  defnedilir. Bütün  bu  olumsuzluklara  rağmen , vefa  ve  minnetle  anmamız  gerekirken  , ecdadımızın  hayatını  öğrenmekten  imtina  ediyoruz. Bu  bir  ibret  vesikasıdır.

          ABDÜLHAMİD'İN TRENİ CAFE'YDİ...
Şam'a gittiğinizde Hamidiye Çarşısı'na yürüyerek gidiyorsanız, uğramanız gereken yerlerin biri de yol üzerinde bulunan Şam Garı'dır. Bu garın dış kısmında sembolik de olsa eski lokomotiflerden biri durmaktadır. Şam istasyonu, Osmanlı'nın Hicaz demiryolu'nun en önemli ayaklarındandı bir zamanlar.

Binanın girişi zaten ihtişamını ortaya koyuyor. Ancak içine girince şaşkınlığınız bir kat daha artıyor. Çünkü binanın içi çok güzel mozaiklerle süslü ve görkemli görüntüsü var. Ancak arka kapısından çıkınca burada bir zamanlar bulunan demiryolu ve Abdülhamit'in seyahatlerinde kullandığı tren yerine, şimdi dev bir çukur var. Şam Tren Garı'nın içinde bulunan Abdülhamit'in treni, 1 yıl öncesine kadar, içinde çay kahve içilen, çok iyi bakılmasa da nostaljik özelliklerini aynen koruyan bir cafe olarak gelenlere hizmet veriyordu. Ancak Suriye hükümeti, burada yeni bir gar ve çarşı kompleksi yapmak için, yarı müze yarı cafe olan treni ortadan kaldırdı.

Tren kompartımanları gerçekten görülmeye değer güzellikteydi. Tren içinde bulunan odaların her biri kendine özgü nitelikleriyle gelenlerin dikkatiniçekiyordu.

Ama günümüzde modern çarşı yapımı uğruna burası şimdi bilinmeyen bir yerde. Cafe gerçi arka kapıdan çıkınca hemen sağ tarafta binanın bahçesinin dibinde yine yer alıyor. Ama o eski ihtişamı gitmiş halde.

            Humus’a  geliyoruz , Şam’a  istemeyerek  veda  ederek. Humus’ta  , Mute’de  destan  yazan , şanlı  komutan Halid  bin  Velid  ve  Hz.  Ömer’in  oğlu  Hz. Ubeydullah’ın  ruhlarına  Fatiha  okuyup  Hama’ya  geçiyoruz. Hama’da  en  dikkat  çekici  eser , kanaatimce , ‘Dertli  Dolap’tır. Asi  Nehri  üzerine  kurulan  su  değirmeni , dünyanın  en  eski  su  değirmeni  olma  özelliğini  taşıyor.Eski  zamanlarda , şehre  su  taşıma  işini  gören  bu  değirmen , Yunus  Emre’yi  cezbeye getirmiştir. Bakın  abdal  Yunus  ne  diyor:

Hama’nın yakın tarihinde yaşanan talihsiz olay:Hama Katliamı..1982 yılında kendi halkının üzerine gerçekleştirilen silahlı bastırma harekatını öğreniyoruz.

Dolap niçin inilersin
Derdim vardır inilerim
Ben Mevla'ya âşık oldum
Anın için inilerim

Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim

Beni bir dağda buldular
Kolum kanadım yoldular
Dolaba layık gördüler
Derdim var inilerim

Ben bir dağın ağacıyım
Ne tatlıyım ne acıyım
Ben Mevla'ya duacıyım
Derdim vardır inilerim

Dağdan kestiler hezenim
Bozuldu türlü düzenim
Ben bir usanmaz ozanım
Derdim var inilerim

Dülgerler her yanım yoldu
Her azam yerine kondu
Bu iniltim Haktan geldi
Derdim vardır inilerim

Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim
Görün ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim

Yunus bunda gelen gülmez
Kişi muradına ermez
Bu fanide kimse kalmaz
Derdim var inilerim

 

Ziyaretimizin son durağı Halep’teyiz. Hz. Zekeriyya (as)’ın türbesinin bulunduğu Ümeyyed Camii ni ziyaret ediyoruz. Büyük ve ferah bir yapı. Hemen karşısında Halep kalesi yükseliyor. Dünyanın , düşman işgaline uğramayan ve en büyük kalelerinden biri Halep kalesi.. Kalenin içinde ve dışında savunma sistemleri çok iyi ayarlanmış.Roma döneminde inşaa edilen kalenin etrafı bir hendekle çevrili.Bu hendeğe su doldurup düşmanın gücünü kırmayı başarmışlar. Burçların ucunda ise , asker başı şeklinde taşlar bulunuyor.Uzaktan bakınca , sanki orada 24 saat asker nöbet tutuyormuş izlenimi uyandırıyor.Kale içi odalardaki akustik ses düzenini sağlayan yapı ve şekillendirmeleri, kralın odası ve acil olarak kaçması için yapılan dehlizleri ,suçluların mahzende toplanıp

gördükleri işkence sonunda , vücutlarından akan kanların biriktiği ‘kan çukuru’nu görüyoruz.’Tarih bağrında ne vicdansız insanlar barındırmış’ diyorum kendi kendime.. Kaleyi , kısa zamanda fethedip(!) çıkıyoruz..Halep’ten , bol fıstıklı tatlısından alarak ayrılıyoruz. Çevre yolu boyu , refüj üzerine sıralanmış islam ülkeleri bayraklarını görüyoruz. En güzel dalgalananı : bizim şanlı bayrağımızdı. Bayrakların asılmasının , sebebi : Halep’in 2006 yılında İslam Kültür Başkenti seçilmiş olması..Temiz , düzenli , Türk şehirlerine benzeyen Halep’ten ayrılışımız akşam saatlerine rastlıyor.Gümrük işlerinden ve free-shop tan yaptığımız kısa alışverişten sonra gece boyu yol alıp , 12 şubat 2007 sabahı , saat: 8.00 sularında , buluşma noktamız olan Mevlana türbesi önünde vedalaşıp , sevenlerimize kavuşuyoruz.. İmkanı olanların bu toprakları mutaka görmelerini arzu ediyorum. Elbette gezilecek daha bir çok ülke var….

Hukuki Araştırmalar Derneği Konya Şubesinden bir kısım avukat arkadaşımızla, Konya’dan Suriye, Ürdün ve Mısır’a karayolu ile gerçekleştirdiğimiz seyahatimizde, bizlere bu programı önceden en detaylı şekilde hazırlayıp sunan İRFANDER adlı sivil toplum örgütüne, tur firması Şura Turizme ve birlikte seyahat ettiğimiz tüm yolcu arkadaşlarımıza teşekkür ederim.

 

 
 
 

 
  Yazar: Av. Suat ŞAHİN Okunma sayısı: 9745
   
Üye Girişi

Şifre:

 


Haftanın Karikatürü


Anket

CUMHURBAŞKANI KİM OLSUN ?

Toplam Oy : 496

 
 
2007-20010 © Huder.org